ANASAYFA

Meksika Sineması hakkında/ Ezgi Aksoy/ 21.04.2009

 

 

I. Bölüm:Sessiz Sinemadan Altın Çağa Meksika Sineması

Bir zamanlar canavarların, zombilerin, vampirellaların cirit attığı, Meksika kırsallarındaki çiftlik evlerinin çetin hayatlarına zaman zaman fantastik öğelerin karıştığı, Tin Tan argosunun, Cantinflas mimiklerinin gündem yarattığı, Meksika’ya özgü maskeli güreşçilerin cesurca dövüştüğü bir gösteriler silsilesi olan Meksika Sineması; bir ara o özgünlüğünü yitirmiş olsa da, son yıllarda yeniden kazanmanın peşinde. Latin Amerika’nın en büyük film endüstrilerinden birine sahip olan Meksika’nın yeni dalga idealist yönetmenleri, yeteneklerini konuşturmaya başlayalı on yıldan fazla oluyor. Bu süre içinde üzerine oturdukları kültür mirasını diriltmekte de oldukça başarılı oldular. Onlar sayesinde yeniden özüne dönme çabaları gösteren Meksika Sineması, ruhsuz bir zombi olmaktan çok çok uzakta.

santo-invasion-marcianos-723051

Texas ve Arizona’nın kızıl kırmızı kiremit tozu üfleyen sonsuz çöllerinden, Chiapas Dağları’nın renkli ve çeşitli bitki örtüsü ile bezeli puslu ormanlarına kadar uzanan bir Orta Amerika ülkesi olan Meksika, tarih boyunca çok çeşitli evrelerden geçmiş, onlarca farklı kültür ve tarzla yoğrulmuş büyük bir ülke.

Koloni öncesi dönemde, yani Avrupalı istilasından önce, Amerika kıtasının en köklü ve güçlü üç büyük imparatorluğundan ikisi, bu topraklar üzerinde yükseliyordu. Maya ve Aztek İmparatorlukları, komşu topraklara “Vatan” diyor, yan yana tarlalara mısır ve patates ekiyordu. Ancak kader, ağlarını örerken Mayaların patates tarlalarının konumuna aldırış etmedi ve Avrupalı “Conquistador”ların (Kaşifler) bu cennet toprakları, acımasızca yağmalamasına izin verdi. Bunun ardından Denizci Cortez’in açtığı yoldan ilerleyen İspanyol Conquistadorların kurduğu Meksika İmparatorluğu, bir dönem Amerika kıtasının en güçlü devleti haline geldi. O günden sonra bir “Medeni” etkiler silsilesi başladı. Ama Avrupa’dan taşınan kültür ve tarih, deforme oluyor; bir yeni “American Style” doğuyordu. Bu yeni medeniyet tahrikli tarz, ülkenin folklorunu ve kültürünü derinden etkiledi. “Modern Avrupa Kültürü”, fırtına gibi esiyordu Meksika semalarında. Bir tarafta köylerde, şehirlerde yerliler ve melezler, yerli festivallerini kutluyor; bir tarafta asil Avrupalılar, opera ve bale gösterilerinde cirit atıyordu. İspanyol romanslarına, canhıraş yerli ezgilerinin kokusu siniyordu. Bir saatten sonra kokular birbirine öyle karıştı ki, kimse artık halk kültürünün kökenlerinin tam olarak nereye dayandığını bilemez hale geldi. İpin ucu çoktan kaybolmuştu ve ipin ucunu artık arayan da yoktu. İşte bu karmaşa, bugünün Modern Meksika Kültürü’nü ilmek ilmek ördü. Bu çok yönlü ve çok köklü melez kültür, ülkenin özgün sanat hayatının ilham perisidir. Ve doğal olarak Meksika Sineması da bu melez kültürden doğar. Altına giden yol “El Dorado”, “Cortés’in Altinları”, “Llorona Efsanesi”, bu melez kültürün öğelerine güzel birer örnek teşkil ediyor. İşin altınlı kısmına Hollywood’un bolca el atıp onlarca film çevirdiğini biliyoruz. Ama özellikle Llorona gibi halk efsaneleri, özellikle 60’larda Meksika Sinemasında altınlardan daha çok yer bulmuştu.

Emekleme Dönemi: Sessiz Sinema

Meksika Sinemasını, Gael Garcia Bernal’la, Guillermo del Torro’yla, ya da Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği filmlerle sınırlamak yapılabilecek en büyük hatalardan. Özellikle Torro’nun Meksika Sinemasındaki yeri elbette yadsınamaz; ancak Meksika’da sinema, film makinesinin icadı kadar eskidir.

Sinema, 1896’da Paris’te ortaya çıktıktan sadece 8 ay sonra Meksika sınırlarından içeriye girmişti bile. Çünkü Avrupa’da büyük alkışlar almıştı ve çoktan keşfedilmiş olan Amerika’yı bir kez daha fethetmeye yollanmıştı. Bu büyük olayın Amerika kıtasını da çalkalamasının vakti gelmişti. Ancak sinema tarihçileri, 1896 – 1926 yılları arasında çekilen Meksika patentli sessiz filmlerin büyük çoğunluğu kaybolduğunu yazıyor.

Meksika’daki ilk halk gösterimi, Başkent Mexico City’deki “Plateros” adında bir eczanenin bodrumunda gerçekleştirildi. Ve kapılar açıldığında şehirli ahali, bir hışımla bu modern çağ aletinin alameti farikalarını görmek için içeriye akın etti. Plateros ayrıca, Meksika’daki ilk sinema salonu olan “Salón Rojo”dan da çok az uzaktadır. Plateros’ta yapılan gösterimin sonucu pek memnun edici olduğundan, 1906’lara gelindiğinde Meksika’da 16 sinema salonu daha kapılarını izleyiciye açmıştı bile.

http://www.fundaciontoscano.org/esp/images/memorias.jpgGuillermo Becerril, Enrique Rosas gibi isimler, o tarihlerde öne çıkan sinemacılar. Ancak araştırmacı yazar Emilio Garica Riera’ya göre çekilen ilk filmler kısa ve ulusal bir duygudan uzaktı. Tüm dünyada esmekte olan fırtınaya ayak uydurma derdindeydi. Zaten imkanlar da kısıtlıydı. Ancak Salvador Toscana gibi, kendini ulusal bir bilinçle sinemaya adayan kişiler de yok değildi. Toscana, Meksika’nın ilk film yapımcısı olarak tarihe geçmiştir. En kayda değer işleri de, “Memorias de un Mexicano” gibi, Meksika Devrimini anlattığı filmleriydi. Bu belgesel filmde, diğer pek çok filminde olduğu gibi kızı Carmen Toscana da pek çok sahnede rol almıştı. Zaten işler, 1910’da Meksika Devrimi gerçekleştikten sonra tamamen değişmeye yüz tutmuştu.

1910 Meksika Komünist Devrimi, Meksika Sinemanın özgünleşmesine ve gelişmesine ön ayak olan kilit olaydır aslında. Ülke tarihi boyunca, tüm yönleriyle kapsamlı bir şekilde sinema aracılığı ile anlatılan ilk olay, Devrimdir. Bu açıdan sinemacıların hem kendilerini geliştirmelerini, hem pratik yapmalarını, hem de ortaya değerli belgesellerin çıkmasını sağlamıştır. Aynı yıllarda, Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da kurgusal sinema canlanmaya başlasa da, Meksika’nın özel durumu 1910 – 1917 yılları arasında ülke sinemacılarını kurgudan uzak tutmuştu. Bu yıllar arasında, ülkedeki yegane sinema örnekleri, gerçekçiliğiyle öne çıkan belgesellerdir. Halk ise bu belgesellere, haber verme yönü dolayısıyla ilgi gösteriyordu. Aslında Meksika Devrim Sineması, bir nevi televizyon haberciliğinin, haber kaygılı belgeselciliğin ilk örneklerinden olarak algılanabilir. En azından prensipte bu böyledir. Çünkü bu belgeseller, tarafsızlıkları ya da tarafsız durma çabaları ile dikkat çekerler.

1917’lerde Meksika’ya yurtdışından gelen filmlerin büyük çoğunluğu Avrupa kaynaklıydı. Halbuki tam da bu yıllarda Hollywood, sinema için bir Mekke misyonu üstlenmeye başlamıştı. Ama Meksika ve ABD arasındaki gergin ilişkiler, Meksika Sineması üzerinden Hollywood etkisini bir süre uzak tuttu. Aynı yıl, 1915 yapımı İtalyan Filmi “El Fuoco” gösterime girdi ve Meksikalılar, Menichelli Pineapple ile tanıştılar. Bu güzler güzeli aktris, “Diva” tanımını fazlasıyla hak eden bir kadındı ve böylelikle Meksika Sineması yepyeni bir sapağın eşiğine geldi. Bu yeni İtalyan tarzı, pek çok yönden yaşamı da etkiledi. Zaten artık kadınlar oy kullanabiliyor ve ne istediğine karar verebiliyordu. Korselerden ve kocaman kabarık eteklerden kurtulmuşlardı. Kafes açılmıştı bir kere. “Kadın” algısı hızla değişmekteydi. Şimdi de zevk düşkünü, şuh kadınlar; cesur sahneler, aşk hikayeleri sinema salonlarının kapısının eşiğinde bekliyordu. Eşikten belki hemen geçmeyeceklerdi, ama oradaydılar ve kendilerini hissettiriyorlardı.

http://www.teachwithmovies.org/guides/jazz-singer-VHScover.gif1925’lerden itibaren dünya köklü değişimlerle sarsılmaya başladı. Büyük Buhran, Kuzey Amerika’yı kasıp kavuruyor, Avrupa’da Nazizm yükseliyor ve dünya yeni bir savaşa doğru yokuş aşağı sürükleniyordu. Henüz büyük ve acılı I. Dünya Savaşını atlatmadan, yenisi acılarıyla beraber yokuşun en dip noktasında sinsi sinsi beklemekteydi. Ancak öte yandan, I. Dünya Savaşını unutmak isteyenler için neşeli yüzüyle yeni hayat akımı “Jazz”, kısa etekleri ve uçuşan danslarıyla beraber hayatlara girmişti. Zenciler, başlarını eğmekten yılmış ve dünyaya yüzlerini bir şekilde göstermeye karar vermişlerdi. Tam da bu yıllarda sinema izleyicisi, sesli sinema ile tanıştı. 1927’de sinema agulama devresini atlatıp konuşmaya başladığında herkes artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Ve “The Jazz Singer” sesli olarak çevrilen ilk filmdi.

Meksika için ise 20’ler, Hollywood’da eğitim almış teknisyenlerin, yönetmenlerin yurda dönmeye başladıkları bir dönem olduğu için önemliydi. Bu yönetmenler arasında Fernando de Fuentes, Emilio “El İndio” Fernández, ve Joselito Rodríguez gibi Meksika Sinemasına adlarını kazımış yönetmenler de vardı. 20’lerin sonlarından, ama özellikle de 30’ların ortalarından itibaren Meksika Sineması rahvan hamlelerle şahlanacak ve 30 yıla yakın sürecek “Altın Çağ”ını yaşayacaktı. 1931 tarihli “Santa”, tamamen Meksikalılardan oluşan bir ekiple çekilen ilk sesli film olarak tarihe geçti. Aynı yıl, “Más Fuerte que el Deber” gibi sesli ve uzun metrajlı filmler çekilmeye başlandı ve bu filmler, altın çağın kapılarını araladılar.

Zirveye doğru “Altın Çağ”

Meksika Sinemasının altın çağı, gerçekten de oldukça parıltılı bir dönem. Sahne ışıklarının hiç yılmadan aydınlattığı büyük yıldızlar; afişleri salonlardan günlerce inmeyen büyük melodramlar, epik kahramanlık hikayeleri, dramlar, komediler; aşk, ihtiras, hırs; her şey var bu dönemde. Ayrıca sessiz sinema döneminde Hollywood’a gitmiş ve sinemanın sessizliğini bir fırsata çevirip dil bariyerini aşmış pek çok Meksikalı Star da yuvaya dönüyor ve “ülkesinin starı” olmaya niyet ediyordu. Lupé Velez, ve özellikle Frida Kahlo ve Diego Rivera’ya olan yakınlığı ile bilinen Dolores de Rio gibi yıldızlar, Salma Hayek’ten çok önce Hollywood’u keşfetmişlerdi. Ya da Hollywood onları keşfetmişti. Bu cümleler, sarf edildikleri topraklara göre yer değişiyordu. Lupé Velez, erken yaşta intihar etti; ağır depresyonu hayatına son vermesine sebep oldu. Dolores de Rio ise, hem Hollywood hem de Meksika Sinemasının altın çağlarında rol alma şansına sahip olmuş gerçek bir stardır. Rol aldığı “Maria Candelaria” 1943 yılında Meksika’ya Cannes’dan Altın Palmiye’yi getirir. 1944 yapımı “Los Abondonadas”, 1946 yapımı “La Otra” Meksika’da ses getiren diğer filmlerindendir. Ancak Meksika Sinemasının altın çağını başlatan ne bir melodram, ne de bir aşk filmiydi.

Pancho Villa

Bazı sinema eleştirmenlerine göre Fernando de Fuentes’in yönettiği 1935 yapımı “¡Vámonos con Pancho Villa!”, bırakın sadece Altın Çağı, Meksika Sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmleri listesinde birinci sırada yer alıyor. Bu film, epik sinemanın ilk ve en güzel örneklerinden biri olarak da biliniyor. Altın Çağın diğer önemli yönetmenleri Luis Buñuel’in, “El İndio” lakaplı Emilio Fernández’in, Julio Bracho’nun, Roberto Gavaldón’un ve Ismael Rodríguez’in eserleri de bu listeye dahil edilebilir. 1940 Luis Buñuel imzalı “Los Olvidados” ve Ismael Rodríguez’in “Nosotros Los Pobres”i, dönemi içinde ciddi dikkat çeken önemli eserler. “Toplumsal İçerikli” filmlerin ilk örneklerinden olma özelliği taşıyorlar ve Meksika’da tırmanmakta olan yoksulluğu gözler önüne serme derdinde olan filmlerin başını çekiyorlar. Ne var ki II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde yaşanan 40’lı yıllarda, politik karmaşalarda, yılgın yığınlardan günümüze tek kalan, bu yönetmenlerin değerli isimleri değil. 1940’da “Ahi Está el Detalla” vizyona girdiğinde, tüm İspanyolca konuşan dünya, “Cantinflas”ın doğuşuna tanıklık etmekteydi. Aynı yıllar bir başka komedi üstadını daha sinemaya taşıdı; “Tin Tan”.

Cantiflas (Mario Moreno) ve Tin Tan (Germán Valdés), hayatın yükünden sıkılmış kitleler için bir rahatlama imkanı sunuyor ve bunu “American Way”le değil, “Mexican Way”le yapıyorlardı. Hikayeler, orta sınıf ve fakir ailelerin yaşadığı mahallelerde geçiyor, Dolores de Rio’nun yanına bile sokulamayacakların, temizlikçilerin, aşçıların, şoförlerin hikayesini bir espri ve neşeler silsilesi olarak anlatıyorlardı. “Nosotros Los Pobres”le aynı noktalara, ama farklı açılardan temas ediyorlardı. Öyle ki Cantinflas, bizzat Mexico City’nin en ünlü varoşlarından olan “Tepito”da büyümüştü.

 

lBu iki ismin de mizah anlayışları özgün ve zekiceydi; ve de alaydan uzak durmaya çalışıyordu. Bu yüzden çok geçmeden kendi hayran kitlelerini yarattılar. Meksika’yı Latin Amerika eğlence sinemasının göbeğine oturttular. Cantinflas, 1953’te “Yo, Colón” (Ben Kolomb) adlı oyununu sergilemeye ve “Amerika’nın keşfini” kendince yorumlamaya başladığında, o zirveye neden çıktığı daha da anlaşılmıştı. Bir zamanların en çok kazanan aktörü Cantinflas yaşadığı dönem boyunca, “Meksika’nın Charlie Chaplin’i” olarak tanındı. Muhafazakar kişiliği, zaman zaman Meksikalı komünistlerle çakıştı; ancak Mario Moreno, yine de bu gün Meksika kültürünün en özgün figürlerinden biri. Meksika sokaklarını işleyen “Stickerismo”cuların (Mexico City’nin sokak sanatçıları, grafiticileri) en çok uyguladıkları stencillerin başında geliyor.

Tin Tan’ın kariyeri Cantinflas ile paralellikler gösterse de farklı yönleri de yok değil. Tin Tan, hem dans ediyor, hem de şarkı söylüyordu. Zaman zaman kardeşi Manuel “El Loco” Valdés’le sahneye çıkıyordu. 1930 – 40’lı yılların “Spanglish”i (İngilizce – İspanyolca kırması bol argolu bir dil. ABD’nin güneyinde, Meksika’nın kuzeyinde konuşulur) olan alt-kültür “Pachuco”yu sahneye ve sinemaya taşıyordu. Tin Tan, Pachuco argosunun tüm Meksika’da yayılmasını ve bir şekilde meşrulaşmasını sağlayan yegane karakterdir. Arada kalmış bir topluluğu beyaz perdeye taşır. Cantinflas gibi halkın içinden doğar.

l1Tin Tan, Cantinflas gibi özgün karakterleri, El İndio gibi değerli yönetmenleri ve Dolores de Rio gibi parlak yıldızlarıyla kendi tarzını yaratmış olan Meksika Sineması, tüm gücüyle 50’li yıllara kadar soluksuz koştu. Hatta bir gayretle 50’leri de çıkardığı söylenebilir. Ne var ki 50’li yıllar, özellikle II. Dünya Savaşından sonra gelişen “American Dream” kozuyla, Hollywood’a yeni olanaklar ve kapılar açmaktaydı. Hollywood, hem teknikte hem de ele aldığı temalarda bir anda fırlayan yarış atı gibi, tüm rakiplerini geride bıraktı. Hollywood’un 50’lerden itibaren yaptığı bu çıkış, tüm dünya sinemasını etkilediği gibi Meksika’yı da vurdu. 50’lerden sonra Meksika Altın Çağının değeri sinema borsasında yavaş ve sessizce düşmeye başladı. Bu yüzden Meksikalı sinemacılar, bir takım çıkış arayışlarıyla yepyeni cenaplara doğru yol almak zorunda kaldılar. Ve o cenaplarda canavarlar, vampirler, vampirellalar, seksi ve şuh kadınlar vardı…

 

 

 

Etiketler: cantinflas, dolores de rio, el indio, Gael García Bernal, Luis Buñuel, meksika sineması, tin tan, vamonos con pancha villa

 

 

MASKELİ KAHRAMANLARDAN, LANETLİ ‘LLORONA’LARDAN “YENİ DALGA”YA MEKSİKA SİNEMASI

Mexico City’ye (Meksika’nın başkenti ve Amerika Kıtasının en büyük metropolü) gitmiş olanlar, şehrin sokaklarında sıklıkla karşılarına çıkan maskeli güreşçi graffiti’lerini görmüşlerdir. El Chamuco (Meksika’nın en önemli politik mizah dergisi) okuyanlar, maskeli kahramanlarla yapılan son derece “Mexicano” (Meksikaca/Meksika’ya has) esprileri bilirler. Bu maskeli güreşçilerinin, envai çeşit kahramanlıklarının anlatıldığı çizgi romanlara rastlamış olabilirler. Sokaklarda yüzlerinde maskelerle oyunlar oynayan çocukları da görmüşlerdir, hediyelik eşya dükkanlarında satılan maskeleri de… Zira Meksika’da maskeli kahramanlar, büyük bir sosyal fenomendir.

http://s3.amazonaws.com/lcp/insomnium/myfiles/el-santo-by-kimbal-2.jpg

Hepsi insan (Kripton gezegeninden gelen uzaylı değil) ve birer güreşçi olmalarına rağmen; bu bıçkın ve maço adamlar, Superman’den daha çok sevilir Meksika’da. Kimi zaman vampirallalara ya da lanetli lloronalara karşı savaşan, adaletten yana saf tutan, suçluların korkulu rüyası bu kahramanlar, “Sexicomedias” filmleri (Komedi-seks filmleri) ile birlikte bir dönem Meksika Sineması’nı ayakta tutmakla kalmamış, ayrıca neredeyse 90’lara kadar Meksika Sinemasına karakterini de vermişlerdir.

Latin Amerika Sineması içinde bana Türkiye Sinemasını en çok hatırlatan, çağrıştıran sinema, Meksika Sinemasıdır. Altın Çağın büyük oyuncusu Cantinflas ve Tin Tan’ın sinemasını Sadri Alışık’ın o hüzünlü komedi anlayışına benzetirim. Sadri Alışık, zamanının alt gelir grubu insanlarını nasıl beyaz perdeye taşıdıysa, Cantinflas ve Tin Tan da bunu yapar. Onların argosunu da taşır sinemaya. “Öteki”leri meşrulaştırır. Ayrıca özellikle 60’lardan sonra patlayan “Sexicomedias” ya da “Las Ficheras” filmleri de, farklılıkları olmakla birlikte tıpkı Türkiye’de aynı dönemde ortaya çıkan komedi – seks filmlerini andırır. “Lucha Libre” (Maskeli Güreşçiler) filmleri ise, “insan – karaman” olma özelliklerinden dolayı belki de, bana Cüneyt Arkın’ı, Kartal Tibet’li Kara Murat’ları anımsatır. Ancak Türkiye’den farklı olarak Meksika’da türlerin birbirine girdiği pek çok film vardır bu dönemde.

ELSANTO1

Bir sexicomedia’da bir Dracula ya da Vampirella görmek işten bile değildir örneğin. El Santo’nun filmlerinde de bir sürü şuh ve seksi kadın vardır. Uçsuz bucaksız Meksika çöllerindeki, kurak arazilerindeki olağan hayatı son derece renkli sunan filmler de yok değildir ayrıca. Bu sıradan ve aslında çoğu zaman sıkıcı pastoral hayata bir anda giren yaratıklar, köye musallat olan Llorona’lar, canavarlar ve onlara karşı savaşmak için bu ücra kasabalara, köylere gelen maskeli kahramanlar; çiftçilerin hayatlarını renklendirmek için ellerinden geleni yaparlar (Llorona: Ağlak/Meksika’nın en büyük halk miti. Çocuklarını öldüren ve sonsuza kadar ağlayarak onları aramaya mahkum olmuş bir kadındır). “Ranchera”lar (Meksika’da kırsal hayat filmleri), “Western”lerle karıştırılsa da, aslında bu türden uzaktırlar.

El Chamuco’nun karikatüristlerinden ve çizgi roman sanatçısı dostum Juanele, neredeyse bütün Meksikalıların engin bir espri anlayışının olduğunu ve hayal güçlerinin çok derin olduğunu söyler. Bu özelliklerinin neredeyse tembellikleri kadar güçlü olduğunu da beliritir. Muhtemelen bu özellikleri yaratıcılıklarının da kökenini oluşturuyor. Bu yaratıcılığı, Meksika’nın “Öteki Sinema”sında görmek mümkün. Sivri zekaları, bir dönemin öteki sinemasında birbirinden enteresan, uçuk fikirler olarak tezahür ediyor.

Maskeli Kahramanlar Dönemi:

EL SANTO

http://www.waxcom.com/impressions/wp-content/uploads/2009/03/rodolfo-guzman-huerta-el-santo.jpgEl Santo (Kutsanmış, Aziz), Meksikalı maskeli kahramanların en çok bilinenidir. Asıl adı Rodolfo Guzmán Huerta olan El Santo, gerçekte de bir Lucha Libre güreşçisidir. Lucha Libre’nin, Meksika Kültüründe büyük ve önemli bir yeri bulunuyor. Artık dünyanın kalanında da yapılsa da, Lucha Libre’nin anavatanı, kuşkusuz Meksika.

Bu gün sadece Meksika’da ve Latin Amerika’da değil, tüm dünyada kült bir ikona dönüşmüş olan El Santo’nun sinema kariyeri, 1950’lerde başlıyor. Güreş kariyeri ise, çok daha önce.

El Santo, güreş hayatına daha 16’sında başladı. “Rudo” (Lucha Libre’de kötü adamlara verilen genel ad) olarak dövüşüyordu. Bu yıllarda, kariyerinin doruklarındayken Santo’nun maceraları bir çizgi roman olarak okuyucuyla buluştu. 1952’de José Cruz tarafından basılmaya başlanan ve haftalık bir seri olarak sunulan çizgi roman, bu gün hala Meksika’nın en popüler çizgi romanıdır ve başlı başına bir kült eser halini almıştır. Bu çizgi roman serisi, Santo’ya sinema filmi teklifinin de önünü açar.

El Enmascarado de PlataSanto “El Enmascarado de Plata” (Gümüş Maskeli Santo) adlı filmde oynaması için Santo’ya teklif götürülür. Ancak Santo, filmin gişe yapmayacağını düşündüğünden teklifi reddeder. Bunun üzerine başrol, bir başka Lucha Libre güreşçisi olan El Medico Asesino’ya verilir. Santo’nun tahminin aksine, film gişede büyük bir başarı kazanır ve aynı zamanda halk arasında da çok sevilir. Bu durum, Santo’nun sinemaya adım atmasına ve yıllar içinde çektiği onlarca film sayesinde bir ikona dönüşmesine sebep olur. Santo, Latin Amerika’nın Superman’idir artık!

Tüm dünyada özellikle de 3. Dünya Ülkelerinde; 60’lı, 70’li ve hatta 80’li yıllarda, Hollywood akınına mağlup olmamak için çevrilen filmler, çevrildikleri ülkelerin kültürleriyle ilgili ciddi ipuçları taşıyor. Ülkenin vitrininde ciddi sinemacılar ve enteller istedikleri filmleri çekedursunlar, bu B – filmler, kitlelerin asıl ilgisini ve “öteki”lerin iç dünyalarını yansıtıyorlar. Bu noktadan baktığımızda, Meksika’nın zengin kültürünün de bu filmlere yansıdığını görürüz.

Meksika Kültürü zaten, Llorona efsanesinden tutun da Ölüler Günü’ne, fantastik ve mistik öğeleri son derece bol bir kültür. Buna Aztek ve Maya kökenli yerli mitleri de eklenince, liste oldukça kabarıyor ve ortaya bol soslu, kanlı – revanlı bir kültür türlüsü çıkıyor. Bu da Santo’nun zaman içinde bin bir çeşit yaratık ve iblisle savaşmasının yolunu açıyor.

Santo filmlerinde; uyuşturucu kaçakçılarından kanunsuz her türlü gangstere, uzaylılardan, vampirlere, vampirellalara, canavarlara, zombilere, hayaletlere, iblislere, cadılara, lloronalara, kurtadamlara, mumyalara, deli bilim adamlarına, tuhaf robotlara kadar her türlü “kötü”yle savaşır. Santo filmlerinin mumyaları Mısır değil, Aztek mumyasıdır. Bazı filmlerde, Uzakdoğu öğeleri, kung fu, karate de vardır. Bazı filmlerinde de bu unsurların birkaçı birden bulunur. Hem fantastik, hem de korku öğeleri harmanlanır.

http://newspapertree.com/system/news_article/image1/2641/LuchaLibreSmall.jpg

Santo’nun filmlerinin böylesi bir fenomene dönüşmesi için gereken her şey eksiksiz vardır aslında bu filmlerde. Başlı başına bir fenomen olan Lucha Libre, maskeli bir kahraman ve az önce saydığım tüm kötüler…

Superman, başka bir gezegenden gelmiştir ama Santo, bizzat melez bir Meksikalıdır. Ve her zaman, her yerde Santo’dur! Maskesini asla çıkarmaz. İkinci bir kimliği yoktur. O cengaver bir güreşçi, bir kahramandır. Vampirellaların şuh bakışlarıyla baştan çıkmaz, kurtadamlara yenilmez, cadıların oyunlarına gelmez. Üstelik onu izlemeye gelen sıradan insanlardan da hiçbir farkı yoktur. İşte bu durum, yani Santo’nun gerçekte de Santo oluşu, barındırdığı tüm fantastik öğelere rağmen, filmlerine ekstra bir gerçekçilik katar. Santo, film setinden çıkıp maskesini çıkarmaz. Takım elbiselerle şık davetlere katılmaz. Santo, gerçekte de film setinden çıkıp aynı maskesi ve süper kahraman kılığıyla, güreşe gider.

alt3_santo_bigTüm bu etmenler bir araya geldiğinden, alt – kültürden doğan gerçek bir star olarak karşımıza çıkar Santo. Santo, herkesin ama özellikle de çoğunluğu oluşturan alt sınıfın kahramanıdır. Ama orada kalmaz. Santo’yu uluslararası üne kavuşturan ilk film, 1962 yapımı Santo vs. las Mujeres Vampiro’dur(Santo Vampir Kadınlara Karşı). Bazı Latin Amerikalı ve ABD’li eleştirmenlere göre, Santo vs. las Mujeres Vampiro, Santo filmlerinin en iyisidir. Ayrıca bu film, Santo filmleri içinde en büyük gişe hasılatına sahip filmdir. 1962’den sonra çekilen Santo filmleri, bu ünü iyi kontrol etmesini bilmiştir. 1967 yapımı Santo en el Tesoro de Moctezuma (Santo Moctezuma’nın Hazinesinde), 1969 yapımı Santo contra Blue Demon en la Atlántida (Santo Atlantis’te Blue Demon’a Karşı), 1970 yapımı Santo en la Venganza de las Mujeres Vampiro (Santo Vampir Kadınların İntikamı), 1970 yapımı Santo en Las Momias de Guanajuato (Santo Guanajuato Mumyaları), 1972 yapımı Santo Contra Las Lobas (Santo Kurtkadınlara Karşı) bunlara güzel birer örnek.

“El Santo” Rodolfo Guzmán Huerta, 1984’te ölene kadar hem güreşmeye hem de film yapmaya devam etti. 70’lerin sonlarına doğru Santo efsanesi eskisi gibi kitleleri sinemaya çekmiyordu. Onun yerine özellikle Sexicomedias filmlerine gitmeyi tercih ediyordu izleyici. Ama buna rağmen Santo, o yıllarda yine de film çekmeye devam etti. Son filmi Santo en la Furia de los Karatekas’ı 1982’de çekti ve 1984’te bu dünyadan ayrılarak, bir zamanlar çokça dövüştüğü hayaletlerin arasına karıştı.

Santo en la Furia de los Karatekas

Yönetmenliğini Fikret Uçak’ın üstlendiği 1973 Yapımı 3 Dev Adam’da dev adamlardan biri de Santo’dur. 3 Dev AdamYavuz Selekman tarafından canlandırılmıştır. Bu film, Meksika’da ve Latin Amerika’da özellikle Santo hayranlarının görüşlerini paylaştığı forum sitelerinde ve Öteki Sinema benzeri internet sitelerinde ilginç bir üne sahip. Çünkü büyük ihtimalle Santo’nun bu şekilde yer aldığı tek yabancı film, bu film.

Santo’nun toplamda 52 tane filmi bulunuyor, ancak bunlardan çok azı İngilizce altyazı ya da dublajla dünya kamuoyuna, İspanyolca konuşmayan ülkelere sunulmuş. Buna rağmen Santo’nun tüm dünyada elde ettiği başarının hiç de az olmadığını söyleyebilirim. Santo’dan başka maskeli güreşçiler de sinema sektörüne girmiş, ama hiçbiri Santo’nun elde ettiği başarıyı yakalayamamış ve Santo’nun kavuştuğu üne kavuşamamış. Bunun en büyük nedeni ise, muhtemelen Santo serisinin, Lucha Libre filmlerinin ilki olmasıdır.

Komedi – Seks Filmleri Furyası:

SEXICOMEDIAS “CINE DE FICHERAS”

70’lerin ortalarından itibaren, ama özellikle de 80’lerde tüm albenisine, tüm doğaüstülüğüne, vaat ettiği tüm fantazyaya rağmen, Santo’nun filmleri, fantastik filmler, korku filmleri, salon filmleri, dramlar izleyicisini kaybetmeye başladı Meksika’da. Öte yandan sinema, ülkenin kalanı gibi ciddi bir maddi krizdeydi. Başkan José López Portillo kız kardeşini sinema, radyo ve televizyondan sorumlu kişi yapmıştı. Bu dönem, Meksika Sineması ve radyo – televizyon dünyası için tam bir felaketti. Bu dönemde Meksika sinemasını dünyaya açmak için, yurtdışından yönetmenler çağırılıyor ve Meksika’da film yapmaları isteniyordu. Yerli yönetmenlere yardım ve destek kesilmişti.

Ayrıca Santo yaşlanıyor, Santo’yla birlikte onu izleyen kuşak da yaşlanıyor ve sinema salonlarını daha gençlere bırakıyordu. Bu yeni nesilse Santo’nun kurtadamları, kurtkadınları, vampirleri dövmesinden etkilenmiyor, Santo’nun uyuşturucu kaçakçılarını kanuna teslim etmesiyle ilgilenmiyordu. Belki de izleyici Santo’ya olan inancını kaybetmişti. Vietnam Savaşı çıkmış, bitmiş, Çiçek Çocuklar dünyayı değiştirmeye yeltenmiş, Soğuk Savaş’ın soğuttuğu ortam hafiften ısınmaya başlamıştı. Dünya dönüşüyordu. Kimi Latin Amerika Ülkelerinde üst üste 3. askeri darbe yaşanıyordu. Latin Amerika’nın genelinde ise ABD kapitalizmi, dilediğince borusunu öttürüyordu. Santo ise bu gerçeklerin hiçbir noktasında durmuyordu. Ancak böyle durumlarda hiçbir gerçek gündem maddesine değinmeden satabilecek tek bir şey vardı; seks. Böylelikle 80’lerin başından itibaren, neredeyse sıfır bütçeyle çekilen büyük bir seks filmleri furyası patlak verdi. Bu filmlerin en büyük özelliği, repliklerde sıkça rastlanan ve Albur sayesinde belden aşağı vurabilen çoğunlukla düzeysiz esprilerdi(Albur: Çifte anlama dayanan Meksika argosu – bir nevi “Türkçe lastik gibidir. Nereye çekersen oraya gelir” olayı).

Bellas de Noche1974 Yapımı Bellas de Noche (Gecenin Güzellikleri) ve 1976 yapımı Las Ficheras bu akımın ilk örnekleridir. Özellikle Bellas de Noche, bu akımın en iyi örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Kariyerinin son demlerini yaşayan bir boksörün kız kardeşine bakabilmek için bir gece klubünde çalışmaya başlamasını konu edinir. “Ve olaylar gelişir” kısmında ise, bolca çıplaklık, seksi ve şuh kadınlar, albur, erotizm bol miktarlarda bulunabilir. Diğer örneklerin konularının da buna benzediğini söylemek mümkün. Hemen hemen hepsi kadın ve erkeklerin bir araya gelip oynaşabileceği, sevişebileceği bir zemin hazırlamak üzerine kurulu. Bu da kimi zaman bir gece klubü oluyor, kimi zaman Acapulco’da bir havuz başı, kimi zaman ziyarete gidilen ananenin komşusunun güzel kızlarıyla konuşulabilecek arka bahçe… Kimi zaman 1988 yapımı Los Albureros’ta olduğu gibi bir şirket çalışanlarına bir tatil, bir seyahat ayarlıyor; kimi zaman 1993 yapımı Nachas Vemos, Vecinas No Sabemos’ta olduğu gibi güzel kadınlarla dolu bir otelde geçiyor tüm film.

Ficheras filmlerinin ünlü oyuncularından Lalo “El Mimo”, yaptığı bir röportajda, “Herkes altın çağdan bahsediyor. Prodüktörler için asıl altın çağ, ficheras filmleri zamanıydı. Daha ilk filmden itibaren film başına 400 milyon peso kalıyordu prodüktöre…” diyor.

Ficheras filmler, kendi içinde de çeşit çeşitti. Kimilerinde rafine bir espri anlayışı ve ölçülü sayılabilecek bir erotizm varken, kimileri ise “sonuna kadar gitmek” düsturunu benimsemişti. Albur olmayan hiçbir cümle, hiçbir söylem içermiyorlardı neredeyse ve hepsi alabildiğine belden aşağı çalışıyordu. Bazı filmlerde homoseksüel karakterlere de yer veriliyordu. Bu filmlerin bazılarında albur vasıtasıyla homoseksüellerle alabildiğine dalga geçilirken, kiminde de filmin maçosu ve homoseksüel arasında cilveleşmelere yer veriliyordu.

la_pulqueriaCarmen Salinas, Rossy Mendoza, Maribel Guardia, Sasha Montenegro, Lorena Herrera, Lyn May, Alfredo Gutiérrez “El Turco” (Türk lakaplı), Guillermo Rivas “Borras” (Peluş lakaplı), Irma Serrano “La Tigeresa” (Kaplan Kraliçesi lakaplı) Alfonso Zayas, César Bono, René Ruiz “Tun Tun” bazı ficheras oyuncuları.

“Las Cariñosas” (1978), “Macho Que Ladra Neo Muerd”, (1984), “Chile Picante” (1983), “La Pulquería” (1981), “Picardía Mexicana” (1986), “El Rey de Las Ficheras” (1989) gibi filmler, bu komedi – seks filmleri arasında öne çıkan filmlerden.

Özel kanallarda da sinemayla paralel olarak aynı akım vardı. El Chanfle (1978), Milagro en el Circo (1978), La Ilegal (1979) ve Nora La Rebelde (1979) bunlara birer örnek.

Bu gün bu filmlerde oynayan oyuncuların pek çoğu, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi kabuğuna çekilmiş durumda. Bazıları sendikalar ve birlikler kurmuş ve kendilerinin birer utanç örneği gibi damgalanmalarını protesto etmek, bu inancı kırmak için çalışmalar yapıyorlar. Kimileri bu filmlerin televizyonlarda kesilerek yayınlanmasına karşılar. Yapılan röportajlarda; bunun bir dönemin ayıbı olduğunu, ortada bir suç varsa o dönemin yöneticilerinde suçun büyüğünün olduğunu söylüyorlar. Sonuç olarak Meksika Sinemasının yaklaşık bir 15 yıllık dönemi, böyle filmlerle dolu ve Meksika henüz bu dönemiyle tam olarak yüzleşebilmiş ve barışabilmiş değil…

Kriz kısmen aşılıp 1990’lara yaklaşıldığında, Meksika Sineması yeniden şahlanmaya başladı. Dünya sinema arenasına çıkıp “Ben de varım” dedi. Alejandro González Iñárritu, Alfonso Cuarón Orozco, Arturo Ripstein y Rosen, Guillermo Del Torro gibi yönetmenler, üzerinde durdukları kültür mirasını doğru yönetip karakter sahibi “Yeni Dalga Meksika Sineması”na can verdiler. Bu yeni dalga filmler büyülü – gerçekçilikten, toplumsal gerçekçiliğe; sert ve keskin konulardan, romantizme; yeni ve muhteşem kurgu anlayışlarından, dehşetli sanat yönetmenliklerine kadar pek çok üstün vasıf barındırıyordu…

aztec-mummy-vs-human-robot_1

Bu Akımlar Dışında Kalan Bazı Fantastik – Korku – Bilimkurgu Meksika Filmleri:

  1. La Llorona (1933)
  2. El Fantasma del Convento (Rahibeler Manastırının Hayaleti) (1934)
  3. El Superloco (Superdeli) (1937)
  4. Un Dia Con El Diablo (Şeytanla Bir Gün) (1945)
  5. El Signo de la Muerte (Ölümün İmzası) (1939)
  6. Ladrón de Cadaveres (Kadavra Hırsızı) (1956)
  7. El Vampiro (Vampir) (1957)
  8. El Mundo de los Vampiros (Vampirlerin Dünyası) (1961)
  9. El Barón del Terror (Terörün Baronu) (1962)
  10. La Maldición de la Llorona (Llorona’nın Laneti) (1961)
  11. Pacto Diabolico (Şeytani Anlaşma) (1969)
  12. La Momia Azteca Contra El Robot Humano (Aztek Mumyası İnsan Robota Karşı) (1958)
  13. Autopsia de un Fantasma (Bir Hayaletin Otopsisi) (1968)
  14. Imperio Dracula (Drakula İmparatorluğu) (1967)
  15. Conquistador de la Luna (Ayın Kaşifi) (1960)

Ezgi Aksoy

Reblog this post [with Zemanta]

Etiketler: El Santo, Lucha Libre, Sadri Alışık, Santo

 

Dosya: Meksika Sineması III

Yazan: Ezgi Aksoy 07 Eylül 2010  
Kategori: Kavram - Kuram

Yorum yapın

l2

3. Bölüm: MAFYA FİLMLERİ VE YENİ DALGA

90’lı yılları hatırlayın; Hollywood’un pahalı stüdyolarından b-film platolarına kadar tüm dünyada bir “suç filmleri” rüzgarı esmekteydi. Bu, 70’lerde başlayan akımın artçısıydı kimi eleştirmenlere göre. Mafya – devlet ilişkileri, polis ajanları, gizli ajanlar, fahişe görünümlü dedektifler, iyi polis – kötü polis, iyi mafya – kötü mafya çekişmeleri, uyuşturucu ya da Türkiye’deki pek eğlenceli adıyla “beyaz” trafiği, İtalyan mafyası, Sicilya mafyası, bin bir zorlukla mafya içinde yükselen bıçkın delikanlılar, girift ilişkiler ve daha niceleri arz-ı endam ediyordu beyaz perdede. Aslında bu sinema tarihine bir daha silinmeyecek şekilde kazınan The Godfather serisinin önlenemez etkisiydi. Ancak bunun yanında “kayıp kuşak” olarak bilinen 90 kuşağının bir çözümsüzlük felsefesiyle şık bir biçimde sunulan “mafya tarzı yaşam”a olan düşkünlüğü de bu filmlerin önünü açıyordu. Bu rüzgardan Amerika kıtasının uyuşturucu trafiğinin tam kalbinde yer alan Meksika da nasibini alıyordu elbette. Özellikle 80’lerden sonra (hemen hemen cine de ficheras’ın olduğu yıllarda) uyuşturucu kültürü, mafyası, kaçakçılığı üzerine büyük çoğunluğu düşük bütçeli b-filmler olan onlarca film yapıldı. Bu filmleri şimdi anmamızın nedeni ise, 90’larda yetişen bir kuşağa ve 2000’lerin sinemasına yön vermiş olmalarıdır.

“Narcofilmes”

İspanyolca’daNarcocultura” (Narko-kültür/uyuşturucu kültürü) olarak adlandırılan oluşum, sosyal bir mesele olarak Latin Amerika’da hayatın her alanında vardır. Kimi zaman müzikte, kimi zaman türlü aktivist hareketlerde, hatta kimi zaman dinde (bazı uyuşturucu baronları kendilerini “aziz” olarak kabul ettirmiştir) kendini gösterir. Kendine has bir dili, hatta bir felsefesi vardır. Bir alt – kültür, hatta politik olmayan bir karşı – kültürdür. Zaman zaman kahramanlar yaratır; kimi baronları, satıcıları mitleştirir. Ayrıca özellikle 80’li ve 90’lı yıllar; Latin Amerika’da uyuşturucuya bağlı suçların tavan yaptığı, varoşlarda uyuşturucu baronlarının at oynattığı, sokakları çeşitli kartellerin eli silahlı adamlarının kontrol ettiği çetin yıllardı. Öyle ki polisin ve devletin giremediği mahalleler, dahil olamadığı hesaplaşmalar vardı. Yani uyuşturucu sadece farazi bir şekilde değil, bizzat hayata yön vererek yer tutuyordu Latin Amerikalıların yaşamında. Narcocultura, sinemada da kendini gösteriyordu kuşkusuz. 90’lar, ‘narcocine’nin oturuştuğu zirve yıllarıydı. Hatta bazı filmleri bizzat uyuşturucu baronlarının finanse ettiğine dair şehir efsaneleri dolanıyordu ve bu efsaneler büyük çoğunlukla gerçeğe dayanıyordu. Sinema kara para aklamak için çok uygun bir yol olabilirdi ve bu yüzden baronlar uyuşturucu trafiğini özendiren filmler yaparak bir taşla iki kuş vurabilirlerdi.

Narcofilmes (uyuşturucu filmleri), ayrıca muhafazakar çevrelerde de kaygıyla karşılanıyordu. Legalin karşısındaki illegali kendince meşrulaştıran bir yaklaşımı vardı bu filmlerin; açıkça ya da üstü kapalı özendirilen bir uyuşturucu kültürü vardı ve Meksika’nın iyi ahlaklı orta sınıfını tehdit ediyordu. Sık sık silahlar konuşuyordu, kimse ölmekten korkmuyordu. Bu bir yaşam tarzıydı. Bir alternatif gibi sunulan “kanunsuzluğa” teslim olmanın dik başlı şarkısıydı.

l3İlk narcocine örnekleri bir narcocorrido* grubu olan Los Tigres del Norte’nin (Kuzeyin Kaplanları) şarkılarından esinlenerek çevrilmiştir; Contrabando y Traición (1976 – Kaçak Mal ve İhanet) ve Mataron a Camelia Texana (1976 – Texaslı Camelia’yı öldürdüler). Her iki film de bu türün efsane isimlerinden olan Arturo Martinez tarafından yönetilmiştir.

Latin Amerika kültürü üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan gazeteci – yazar Alexander Prieto Osorno, bir makalesinde “narcocine” (uyuşturucu sineması) hakkında şu tespitlerde bulunuyor:

Bundan sonra narcocine, hükümetten yardım alamayan ve filmlere erotik bir ton katan küçük sinema şirketleri için altın yumurtlayan tavuk haline geldi. Başlarda bu sinemanın adı “sınır sineması” idi. Çünkü tüm filmler ABD ve Meksika arasındaki sınırda cereyan eden kanunsuz hayatı konu alıyordu. Bu bölgede uyuşturucu kaçakçılığının hızlı yayılımı, narcocorridos’un çıkışına katkı sağladı. Narcocine’yi karakterize etmek için bir kimlik sağladı. Ama bu durum entelektüeller ve seçkin eleştirmenlerce küçük görülen, aşağılanan  bir durumdu. Çünkü onlar uyuşturucu trafiğinin ülke sinemasına bir şey katamayacağını düşünüyordu.

Seçkin eleştirmenlerin narco sinemaya soğuk bakmasının sebebi, narco sinemanın bizdeki anlamıyla Meksika’nın “arabesk” kültürünün bir parçası olmasıydı. Ancak o seçkin eleştirmenlerin yanıldığı çok geçmeden ortaya çıktı. Narcocorridos ve narcocine ülkeye azımsanamayacak bir katkı sağlıyordu. Ülkenin kültürü üzerinde hafife alınamayacak etkileri vardı. Bu etkilerin iyi mi kötü mü olduğu elbette tartışılabilirdi, ancak varlığını reddetmek kör olmakla eş değerdi. Kim ne derse desin Meksika sinemasını Amores Perros’a götüren bu hafife alınan narcofilmes’dir.

Narcocine’nin en büyük kahramanlarından biri oyuncu, yönetmen ve aynı zamanda yapımcı olan Jorge Reynoso. Reynoso Meksika’da “El Señor de las Pistolas” (tabancaların efendisi) lakabıyla tanınıyor ve genellikle gerçek ‘kötü adam’ı oynuyor. l4Reynoso’nun en önemli filmlerinden biri, Meksika’daki mafya babalarından olan Guadalajara kartelinin kurucusu Rafael Caro Quintero hakkındaki “La Mafia Tiembla”dır (1986/Mafya Titriyor). Oyuncu filmin 1989’da çevrilen devamı “La Mafia Tiemble II”de de rol almıştır. “Operación Marihuana” (1985/Marihuana Operasyonu) da Caro Quintero’nun ilk dönemlerini anlatan bir başka “gerçek mafya babası” filmidir.

Reynoso’nun dikkat çeken filmleri arasında köpek dövüşleri etrafında dönen film “El Perro más Perro” (Köpekten daha Köpek), eskiden dedektif olan Bulldog’un maceralarının anlatıldığı “Bulldog” (1993), 2 gemi dolusu uyuşturucuyu yerine teslim etmeye çalışan uyuşturucu kaçakçıları ve polis arasındaki mücadelenin anlatıldığı “Los Dos Toneladas” (1998/İki Ton), La Fuga del Rojo (1985/Kırmızının Uçuşu), La Carcel de Laredo (1985/Laredo Hapishanesi) gibi filmler var. Reynoso bu güne kadar 250’den fazla filmde rol almış bir oyuncu.

Narcocine türünün en bilinen örneklerinden örnek vermek gerekirse, La Camioneta Gris (1990/Gri Kamyonet-Tigres del Norte’nin de aynı adlı bir şarkısı mevcut), Los Tres Gallos (1991/Üç Horoz- Tigres del Norte’nin de aynı adlı bir şarkısı mevcut), Tres Veces Mojado (1989/Üç Kez Batmış), Camino al İnfierno (1987/Cehenneme Giden Yol) sayılabilir.

Uyuşturucu; uyuşturucu baronları, karteller, kaçakçılık var oldukça, ABD Latin Amerika’nın uyuşturucu konusunda en iştahlı müşterisi olmayı sürdürdükçe Meksika’nın ve tüm Latin Amerika’nın kültüründe yer etmeyi sürdürecek, buna şüphe yok. Hal böyle olunca da uyuşturucuyu konu alan filmlerin populeritesini koruyacağı da bir gerçek. Ancak kültür ve sanat her zaman dönüşebilen değerlerdir. Ve önemli olan malzemenin nasıl yorumlandığıdır. Zaten bilindiği üzere sanat akımlarını birbirinden ayıran da bu ince çizgidir; bakış farkı. Nitekim uyuşturucunun sinemadaki yorumu ‘yeni dalga’nın ferah etkisi geldikten sonra, 2000’lerden itibaren değişmeye başladı. Ya da en azından şöyle söylenebilir; yeni dalga bu mevzuya başka bakış açıları da kazandırdı…

l5

(*Narcocorridos: Uyuşturucu temalı şarkılar. Daha çok kendilerine has bir tarzları olan “norteños” denen kuzeyliler tarafından söylenir. Uyuşturucuyu, uyuşturucu ticaretini, illegal işleri, kanunsuzluğu öven sözleri vardır. Kimi zaman gerçek çatışmalar, büyük uyuşturucu transferleri gibi yaşanmış olaylardan esinlenir.)

Yeni Dalga

90’lara giriliyordu. Carlos Salinas de Gortari hükümeti devlet ve sinema arasında 50 yılı aşkın süredir devam eden stabil ilişkiyi değiştirdi. Sinemanın kontrolünü CONACULTURA’ya (Consejo Nacional para la Cultura y las Artes/Ulusal Sanat ve Kültür Konseyi-ülkedeki müzeleri kontrol eden, görsel sanatları, müziği, dansı, sinemayı, tiyatroyu, radyo ve televizyonu koruyan ve geliştiren bir kurum) devretti. Bunun ilk etkisi de sinemanın daha çok politikleşmesi ya da en azından “sanat”a daha yakın durması olarak kendini gösterdi. Sinemanın Fransa, İspanya, Arjantin gibi ülkelerde olduğu gibi toplumsal kültürün gerçek bir parçası olması hedefleniyordu. Bu değişiklik Meksika Hükümetinin resmi politikasıydı ve 1988’den itibaren uygulamaya konuldu.

Yeni Dalga Meksika Sinemasının en belirgin ilk örneği 1992 yapımı Alfonso Arau imzalı Como Agua Para Chocolate’dır (Su Gibi Çukulata İçin/Latin Amerika ülkelerinde sıcak çukulata bazen sütle değil su ile kaynatılır ve bu kalıp kullanılır.l6 Como Agua Para Chocolate aynı zamanda ‘cinsel istek’ belirten bir değimdir. Yani çifte anlam taşır). İzleyenler bilirler, filmde yoğun olarak hissedilen bir “realismo mágico” (büyülü gerçekçilik/Latin Amerika’nın en yaygın sanat akımı) etkisi vardır. Zaman ve mekan Meksika Devrimi yıllarıdır. Düşle gerçek, umutla büyülü Meksika kültürü birbirine girer. Fonda da büyük bir aşk hikayesi vardır ve benim de en sevdiğim yeni dalga filmlerinden biridir. Como Agua Para Chocolate aynı zamanda ABD’de en yüksek gişe yapan Meksika filmidir. Bu da aslında yeni dalganın önünün daha da açılmasına neden olur. Ve gerçekten önemli yönetmenlerin, dünya sineması içinde de kayda değer filmlerin geçişi başlar.

Arturo Ripstein, yeni dalganın en kayda değer yönetmenlerinden biridir. Sanat hayatına Meksikalı büyük sürrealist yönetmen Luis Buñuel Portolés’in asistanı olarak başlar. Zaten pek çoklarına göre tarzları çok benzemektedir. Ripstein’in sinemasında Buñuel’in etkisi her zaman görülür. La Mujer del Puerto (1991/Liman Kadını) uluslararası başarı sağlayan ilk filmidir. 1991 Cannes Film Festivalinde “Un Certain Regard” ile ödüllendirilir. Ama Ripstein’in asıl klasiği Profunda Carmesi’dir (1996/Koyu Kırmızı). Başta Hollywood olmak üzere pek çok sinemaya ilham vermiş olan bu yarı kara mizah yarı kara film, sekse düşkün tombul bir kadınla kadınları kandıran bir dolandırıcının tuhaf ve kanlı aşk hikayesini anlatıyor. Ağır ve yoğun bir atmosferi var ve büyülü bir kanunsuzlar hikayesi.

Alfonso Arau, Como Agua Para Chocolate’ı çektikten sonra A Walk in the Clouds (1995) ile Hollywood’a transfer olmayı denese de pek başarılı olamaz. O pek çokları için sadece Como Agua Para Chocolate’ın yönetmenidir sadece.

ABD’de en çok Great Expectations’ın (1998) ve Children of Men’in (2006) yönetmeni olarak tanınan Alfonso Cuarón, Meksika yeni dalgası için önemli yönetmenlerden biri. Çünkü Y Tu Mamá También (2001/Ananı da), Meksika  sinemasının gelmiş geçmiş en iyi örneklerinden. Ayrıca Sólo Con Tu Pareja (1991/Sadece Senin Partnerinle) es geçilmemesi gereken bir film.

Guillermo del Toro, sadece yeni dalga içinde değil kuşkusuz tüm Meksika (ve hatta dünya) sineması içinde ayrı bir yere konmalı. Fantastik sinema ile Latin Amerika’nın büyülü gerçekçiliğini böylesine “büyüleyici” bir tarzda birleştiren bir başka yönetmen tanımıyoruz ne de olsa. Mexico City’de geçen Cronos (1993) bunun ilk örneği. Ardından ABD’de çektiği Mimic (1997) geliyor ki en güzel “fantastik bilim kurgu” filmlerinden biri sayılabilir. El Espinazo del Diablo (2001/Şeytanın Belkemiği), İspanya İç Savaşı sırasında geçen ve gene büyülü gerçekçilikten beslenen muhteşem bir hayalet hikayesi. Ancak Toro’nun en güzel iç savaş filmi El Laberinto del Fauno (2006/Pan’ın labirenti). Film, bana sorarsanız beyazperdeye aktarılmış en güzel peri masallarından biri.

l7

Alejandro González Iñárritu ve ölüm üçlemesi (Amores Perros, 21 Gramos, Babel), ama özellikle de Amores Perros (2000/Aşklar ve Köpekler) sinemasal bir milattır Meksika’da. Bu tarihten sonra Meksika sineması bir süredir yastık altında beklettiği suç, uyuşturucu gibi “kanunsuzluk” meselesine yeniden giriş yapacaktır…

Ayrıca Sexo, Pudor y Lágrimas (1999/Seks, Utanç, Gözyaşları), La Ley de Herodes (1999/Heredod Kanunu), El Otra Conquista (2000/Başka bir Fetih), El Crimen del Padre Amaro (2002/Padre Amaro’nun Suçu) yeni dalgadan diğer öne çıkan örnekler.

Latin Amerika Sinemasında bir milat: Amores Perros

Amores Perros’u izlediğim günü hatırlıyorum. Yağmurlu bir İstanbul akşamıydı, kıştı. Fakültedeki birinci yılımdı ve ben İspanyolcayı çat pat anlayabiliyordum henüz. Beyoğlu Sineması’nda izlemiştim. İçimden “yılın en önemli filmlerinden birini izliyorum her halde” diye geçirmiştim. Ancak şimdi 2010’dan geriye bakıldığında 2000 yapımı Amores Perros’un (Aşklar ve Köpekler/daha doğru bir tercümeyle “Kancık Aşklar”) Latin Amerika ve de hatta dünya sineması için çok önemli bir milat olduğu görülüyor. Arkasından gelen sinemayı nasıl dönüştürdüğü ve etkilediği bir gerçek. Amores Perros, Latin Amerika’nın Matrix’idir. Zira Amores Perros’tan sonra Latin Amerika’da sinema anlayışında köklü değişiklikler oldu.

l8Amores Perros’un en önemli başarısı; Latin Amerika’da artık kangrene dönen “kanunsuzluk” müessesesine getirdiği yeni ve pırıl pırıl varoluşçu yaklaşım. Sokaklara attığı cesur ve gerçekçi bakış. Böylesine sert bir filmde barındırdığı yoğun ve naif şiirsellik. Muhteşem metaforlar (filmdeki en önemli metafor bizzat adıdır. Pek çok farklı çevirisi yapılabilmekte, pek çok farklı ifadeye denk düşmektedir). Bunlar öyle metaforlardır ki neredeyse Borges’in hikayelerinde, Marquez’in romanlarında görmeye alıştığımız büyüleyiciliktedirler. Öte yandan zaman algısı üzerinde yarattığı etkiyi es geçmemek lazım. Tüm bunlar birleşince ortaya henüz girmiş olan yeni milenyumun en önemli sanat olaylarından biri çıkmış oluyordu. Bu çiçeği burnunda başkalaşım, tüm Latin Amerika’da saygıyla karşılandı.

Meksika ve Latin Amerika sinemasında suç kavramı narcocine’lerdeki halinden uzaklaşıyordu böylece. Filmler daha varoluşçu, “sorumluluk sahibi”, daha mesafeliydi. Avrupa sinemasının o soğuk ruhunun etkilerini de görmek mümkündü hatta. Zira Amores Perros’un açtığı o başka yoldan gidiliyordu. Yol üzerinde onlarca sapak vardı. Narcocine’nin arabesk halinden uzaklaşılmış, o arabesk temel baz alınarak caz yapılıyordu. Ama hiç de fena edilmiyordu.

2000’den sonra

Milenyumdan sonra gelen 10 yıl, Meksika sinemasına daha bağımsız bir bakış getirdi. Daha kişisel perspektifler ve özellikle Avrupa sinemasına has olan o “yönetmen filmi” yaklaşımını getirdi. Yeni dalgayla oluşmaya başlayan varlığını sağlamlaştırdı. Sokak kültürüne, sokak sanatına yaklaştı. Rap’i kadraja aldı. Kalın kalın sarılmış marihuanaları gözümüze soktu. Ve en çok iki yönetmeni öne çıkardı: Amat Escalante ve Carlos Reyendas.

l9Amat Escalante, ekşi sözlük’e sorarsanız İstanbul’da yaşıyor. Kendisi Meksika sinemasının Haneke’si. Yönetmenin en sevdiğim filmi olan Los Bastardos (2008/Piçler) bence serbest bir Funny Games  uyarlaması ve Funny Games kadar önemli. Ama Funny Games’e göre ters köşeye yatırıyor. Dünya sineması içinde şiir okuyormuş gibi izlenen filmlerden biri. Keza Sangre (2005/Kan) de öyle. Toplumsal hayatla ilgili yıkıcı ve sarsıcı bir metin. Escalante, sınıfsal farkları, toplumsal faşizmi, toplumsal cinsiyeti tereyağdan kıl çeker gibi aktarabiliyor beyazperdeye. Bunu yaparken acıtmayı da bir borç biliyor.

Reyendas ise, Escalante’ye göre daha çok tanınıyor dünyada ve daha çok ödül sahibi. Yönetmenin üç filmi de Japón (2002/Japon), Batalla en el Cielo (2005/Cennette Savaş) ve Luz Silenciosa (2007/Sessiz Işık) dünyanın entelektüel çevrelerinde tanınıyor. Escalante’den farklı olarak bireysel çıkışsızlıklara daha çok odaklanıyor. Ruhsal sıkışmışlıkları aktarıyor. Sınıfsal farklılıklara en az Escalante kadar önem veriyor, ancak aktarırken ön plana aldığı bu olmuyor.

2000’lerin dikkate değer diğer filmlerinden de bahsetmek gerek. Nicotina (2003/Nikotin), Meksika – Arjantin ortak yapımı mafya filmi. Seis Dias en la Oscuridad (2002/Karanlıkta Altı Gün), zengin sınıfa yöneltilen bir eleştiri. Voces İnnocentes (2004/Masum Sesler), El Salvador iç savaşına ışık tutmaya çalışan bir film. Temporada de Patos (2004/ABD: Duck Season/Ördek Mevsimi), harika işlenmiş ve siyah beyaz çekilmiş bir komedi. Matando Cabos (2004/Cabos’u Öldürmek), büyük bütçeli bir suç filmi. El Violin’de (2005/Keman), askeri baskıların bir direnişi sonlandırmaya çalıştığı bir coğrafyada bir kemanla kontrol noktalarını geçemeye çalışan bir aile anlatılıyor. Morirse en Domingo (2006/ABD: Never on a Sunday/Pazar Günü Ölmek), organ mafyasıyla ilgili bir kara komedi. Déficit (2007), Gael García Bernal’ın yönetmenlik denemesi. Malos Hábitos (2007/Kötü Alışkanlıklar), anoreksiyayı da kapsayan bir film ve La Jornada’ya göre döneminin en önemli yapımlarından. Norteado (2009/Kuzeyli), ABD – Meksika sınırındaki kaçak göçmelik üzerine bir “clandestino” (kanunsuz) filmi. Sin Nombre (2009/İsimsiz), bir başka sınır geçme hikayesi.

l10

Birkaç ay sonra 2011’e gireceğiz. Yeni bir on yıllık dönem başlamış olacak. Meksika sineması piramidin kaçıncı katına çıkacak, çıkabilecek mi göreceğiz.

Öteki Sinema için yazan Ezgi Aksoy